“Suyu Satan Kılıfına Uydurur” Beyza Üstün

Sermaye; 2001 krizinden sonra yeni birikim alanı olarak doğayı seçti. Krizlerin dönemlerine baktığımızda Kapitalizmin; doğal alanları ve doğal varlıkları kullanma çabalarını 1990’lı yıllardan sonra daha sistemli hale getirdiğini görüyoruz. 1992 yılında alınan uluslararası kararlar doğanın; kapitalizmin kıskacına sokulmasını, doğal özelliklerini daha fazla ve daha hızlı yitirmesine neden oldu: 1992’de Rio De Janerio’da BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda “Sürdürülebilir Kalkınma” Stratejileri Çevre Koruma Stratejileri olarak kabul edildi. 1992’de Dublin’de yapılan BM Su ve Çevre Konferansı’nda su; piyasada fiyatlandırılabilir mal (meta) olarak tanımlandı. 1995 yılında BM Dünya Ticaret Örgütü Hizmet Ticareti Genel Anlaşması’nda (GATS): Erişilebilir su kaynaklarının kimin yönetim ve denetiminde olacağı, kullanılabilir suyun hangi kanallarla tüketiciye ulaştırılacağına dair üretim, pazarlama ve dağıtım yetkisinin kimde olacağı, içme suyunun üretim ve dağıtımının kimin tarafından ve nasıl yapılacağı kararlaştırıldı. GATS anlaşmaları, Avrupa birliği direktifleri, BM’e bağlı Dünya Su Konseyi’nin kurulması (1996); doğanın sermaye birikimine sokulmasını daha da hızlandırdı, böylece sermayenin emrine verilen emeğin sömürülmesi ve doğanın metalaştırılması ve yıkımı daha güçlü bir boyuta taşındı.

Kapitalistler BM Dünya Su Konseyi aracılığı ile su havzalarını nasıl bütünleşik olarak sermaye birikimine sokacaklarını 2000 Lahey’de yaptıkları 2. Forumda açıkladılar. Lahey’de BM Dünya Su Konseyi; su ve su havzaları üzerindeki hedefini: Suyu fiyatlandırmak, su havzalarını küresel yönetişime devretmek ve suyun üretkenliğini arttırmak etrafında şekillendirdi.

Türkiye’de de yaşamı yok eden projelere karşı halkın verdiği tepkiler de pek çok kez bu projeleri durma noktasına getirmişti. Ancak devlet her seferinde bu projelerin önünü açmak için kanun değiştirmekte, adeta her yalana bir kılıf bulmaktadır.

Kamu kuruluşlarında yapısal değişiklikler

08.05.2003 tarihinde Çevre Bakanlığı ve Orman Bakanlığı birleştirilerek Çevre ve Orman Bakanlığı haline getirildi.

Üst ölçek plan yapma ve onaylama yetkisi Bayındırlık Bakanlığından yasa ile alınarak Çevre ve Orman Bakanlığına geçirildi.

31.08.2007 tarihinde DSİ (Devlet su İşleri) Çevre ve Orman Bakanlığına bağlandı.

2006 yılından itibaren Çevre ve Orman Bakanlığı – İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi)- DSİ ortaklaşa Dünya Su Konseyi Forumları’nı organize etti.

KHK ile 2010 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bölündü.

Yasa ve yönetmeliklerde değişiklikler

5393 sayılı Belediye Kanunu 14.md üzerine, “…hizmetleri yapar veya yaptırır” şeklindeki değişiklikle yerel yönetimlere hizmet alımında taşeron kullanma yetkisi verildi.

Elektrik piyasasında üretim faaliyetinde bulunmak üzere 25150 sayılı “Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile su havzaları (suyun aktığı tüm alan; vadileri, kıyıları, yeraltı) şirketlerin kullanımına açıldı. (2003)

Maden yasasında değişiklikler yapılarak maden aranacak alanlar için izin sınırları kaldırıldı.

6094 sayılı Enerji Yasası’nda değişiklik yapılarak lisansı dağıtılan HES’lerin yerlerinin imar planlarına işlenmesi yasallaştırıldı. (2011)

Orman Kanunu’nda değişiklik yapılarak HES yapımı ve maden aramalar için gerekli doğaya ait alanların kamulaştırılması ve 3. şahıslara devri kolaylaştırıldı.

Köy Kanunu’nda yapılan değişikliklerle meralar ortak alan olmaktan çıkarılarak üretimler için 3. Şahıslara devrinin önü açıldı.

Çevre Kanunu’na bağlı olarak yürürlükte olan ÇED yönetmeliğinde değişiklik yapılarak 3. Köprü projesi gibi su havzalarını, ormanları, tarım alanlarını kullanıma açan rant projeleri, Marmaray projesi, maden arama çalışmaları, 0,5 MW üretimden az üretim yapacak HES projeleri doğaya olumsuz etkisi tartıştırılmayacak şekilde yönetmelik kapsamından çıkartıldı.

Çevre Nazım planları ile su havzalarını ve doğal alanları kullanıma açma:

Üst ölçek plan yapma ve onaylama yetkisini yasa ile alan Çevre ve Orman Bakanlığı protokolle bu yetkisini İstanbul örneğinde olduğu gibi büyükşehir belediyesine aktardı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de mevzuat yasasındaki değişiklikten aldığı yetki ile 1/100.000 lik çevre nazım planlarını bir özel kuruluşa (BİMTAŞ’a) yaptırarak su havzaları, tarım alanları, ormanlar ranta açılacak, sermaye birikimine sokulacak şekilde değiştirdi.

Doğu Karadeniz çevre nazım planına ise HES lisansı dağıtılan, termik santral yapılacak yerler, maden çıkarılacak ve işlenecek yerler ve bu işletmelerle bütünleşik olarak havzayı kullanacak olan işletmelerin yerleri (limanlar, çimento fabrikaları, taşocakları, enerji nakil hatları, maden döküm sahaları) özel proje alanı olarak işlendi.

Mahkeme karalarını yok sayma

Halkın verdiği pek çok yasal mücadelede mahkemeler yürütmeyi durdurmuş ama yürütme fiili olarak durmamış ve şirketlerin işine devam etmesini iktidarlar desteklemiştir: “Hatırlanacağı gibi Bergama altın madenine karşı verilen yasal mücadelelerde yasal süreç halk tarafından yürütüldü. Şirket defalarca mahkemeye verildi. Bergama’da yapılan altın işleme tesisi için mahkemeler yürütmeyi durdurma kararları verdi, ama yürütme hiçbir şekilde durmadı, devam edildi.

Kim kazandı? Sadece şirket kazandı. Kim kaybetti? Bergama’daki yaşam, doğa kaybetti.

Bizler ise Bergama mücadelesinin doğa, yaşam ve sınıf mücadelesi olduğunu öğrendik.

Kütahya’da yirmi küsur yıldır siyanürle gümüş kazanan şirkete ait tonlarca atık suyu barındıran atık havuzundan etrafa ağır metal sızdırmaya, siyanür bileşenleri yayılmaya devam ediyor. Devlet yetkilileri; havuz sızdırmaz, bir tek kaza oldu, bir daha olmadı, olmayacak, bunun için önlemimizi alıyoruz dediler ama işçilerin kanlarında arsenik tespit edildi, suda, toprakta, orada yaşayan insanlarda da arsenik bulundu.

Hatta ödül olarak şirkete Eti Gümüş‘e ilave havuz yapma izni verdiler. Şimdilerde Şirket Dulkadir Köyü çevresinde dev atık havuzları ile ormanı ovayı talan etmeye, yörede yaşayanların üstünde korku yaratmaya devam ediyor.”[1]

Acele ile el koyma:

Şahıs arazilere ve taşınmazlara da HES, Termik Santral, Nükleer Santral, Maden çıkarma ve işleme Tesisi, Kentsel dönüşüm, Enerji Nakil Hattı geçirmek için ve benzeri işletmeler için “Acele kamulaştırma” adı altında; 2942 sayılı kanun 27. Maddesi ve 3634 sayılı kanunun 1. Maddesine göre el konulmaya başlandı:

“Bu yasalarla “Savaş Hukuku” içinde istisnai bir kamulaştırma yolu olarak getirilen “Acele Kamulaştırma” uygulamasına Danıştay “dur” demesine Acele Kamulaştırma kararlarını hukuksuz bulmasına rağmen devletin hukuksuz uygulaması sürmektedir.

Kamulaştırma Kanunu’nda istisnai olarak yer alan acele kamulaştırma yöntemi ile EPDK; şahıslara ait yaşam ve geçim alanlarına el koyarken, KHK (kanun hükmünde kararname) ve yasa değişiklikleri ile tüm canlılara ait olan doğal alanlar her türlü kullanım hakkı ile şirketlere devretmektedir.

“2004 yılında aldığı bakanlar kurulundan yetki ile EPDK (Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu) tarafından HES (Hidroelektrik Santral), RES (Rüzgar Enerji Santralleri), güneş enerjisi üretim tarlaları (GES ( Güneş enerji Santralleri)) için, termik santral, nükleer santral yapmak için, şirketlerin bu santrallarda ürettiği enerjiyi taşıyacakları nakil hatlarını geçirmek için, madencilik, petrol, ulaşım ve kentsel dönüşüm projelerini uygulayabilmek için Siyanürlü madencilik için, taşınmazlara el konulmaktadır. Kentlerde; aynı yağma afet yönetimi ve kentsel dönüşüm, “sokağın sağlıklaştırılması” adı altında rant projeleri ile uygulanmaya çalışılmaktadır. 2011 yılından beri EPDK, Resmi Gazete’de yayınlamaya bile gerek kalmadan istediği taşınmazlara el koymaktadır. Bu yetkiyi bir şekilde TOKİ de kentlerde, gecekondu mahallelerinde aynı şekilde kullanmaktadır”. [2]

Anadolu’nun her yerinde yaşanan bu talanları ve devlet-şirket ortaklığının saldırılarını; önümüzdeki günlerde, Güneş santralları kurmak için tarım topraklarının işgal edilmesi, yenilenebilir enerji kaynağı olarak sunulan biyodizel üretimi için tarım alanlarının endüstriyel olarak ekilmesiyle, yaşanacaktır.

Bunlara karşı halk vadilerini savunuyor, vadisini şirketlere vermemek için direniyor, yaşam alanları için mücadelesini sürdürüyor.

Çok açıktır ki; yaşam alanlarını ve yaşamı korumak için verilen bu meşru, siyasi ve antikapitalist mücadele, devlet şirket ortaklığının tüm kurnazlıklarına rağmen devam edecektir. Özgür olabilmenin, tüm canlıları ile varlığını sürdüren bir yaşam sürebilmenin başka bir yolu yoktur.

[1] Ustun, B. Mesele dergisi, haziran sayısı 2013

[2] Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu “acele kamulaştırma” basın açıklaması 2012

 

Beyza Üstün

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 12. sayısında yayımlanmıştır.