Taşı Toprağı Altın – Gürşat Özdamar

Eskilerden anlatılan bir öyküdür. Bir köyde yaşlı bir çiftçi artık ölüm döşeğine yaklaşmış ama çocukları artık çiftçilik yapmak istememekte, daha rahat bir yaşam arzulamakta, bunun için de daha fazla kazanabilecekleri işler yapma derdindedir. Bunu fark eden baba, çocuklarını bir gün yanına çağırır ve onlara der ki: “Artık açıklamanın zamanı geldi, bizim tarlalarda gömülü çook büyük bir hazine var. Bulun onu ve istediğinizi elde edin böylelikle.” Bunları söyler söylemez can verir baba. Hangi tarladadır ve tam olarak nerededir, bunu söyleyemeden göçüp gider bu dünyadan. Babalarının bu gizli bilgiyi vermesiyle beraber kazma kürek ne bulurlarsa tarlayı deşmeye, toprağın altını üstüne getirmeye girişir çocuklar. Ama gömüyü bir türlü bulamazlar. Her gün tekrarlarlar, ama sonuç aynıdır. Babalarının sözünü ettiği hazineyi bir türlü bulamazlar. Bütün bir yaz geçip de sonbahara vardığında artık arazilerinde deşilmedik bir yer bırakmamışlardır. Havaların daha da soğumasıyla arama işini bırakırlar. Ancak ertesi yıl onları çok şaşırtan bir şey olur: Bütün tarlaları hazine bulma umuduyla deşmeleri, toprağı daha da verimli hale getirmiştir, havalanan ve ferahlayan toprak daha da fazla ürün vermiş ve oğulların istediği türden bir hazine olmasa da oldukça yüksek bir kazanç bırakmış olur. İşte o vakit asıl hazinenin toprağın kendisi olduğu kıssadan hissesi bizim burada yaptığımız gibi anlatılagelir.

İçinde yaşadığımız dünya hiç de böyle değil oysa. Kaynaklar var olmasına var da, adaletli dağılmadığından açlıktan ölenler var bugün hala. Mülkiyet diye bir şey var ama yeryüzündeki varlıkların çoğu az sayıda kimselerin elinde. Kimi şatafat içinde yaşarken kimi borçlu doğuyor daha baştan. Yaşadığımız coğrafyada da bu böyle. Son 30 yıldır süren savaş da bu adaletsizliği katmer katmer artırmış durumda.

Yukarıda anlattığımız öyküdeki gömülü bir hazineyi bulmak bir yana, yaşamlarını sürdürmeye yetecek bir lokma ekmek derdi ile pek çok insan köydeyse kasabalara, büyük şehirlere ve hatta Alamanyalara göçer olmuş uzun yıllar boyu. Taşı toprağı altın diye hem de. Peki öyle mi oldu, gerçekten de taşı toprağı altın mıydı büyük şehirlerin?

Yeşilçam sinemasında “Köyden İndim Şehire” filminde tarlalarında çıkan bir küp dolusu altın sonrasında şehire gidip o altınları bozdurup artık zengin olarak yaşama planları yapan 4 Kayserili kardeşin komik öyküleri perdeye aktarılır. Onlar için şehir yeni zenginliklerini yaşama yeri, umut değil, tüketimdir onlar için.

Bir başka Yeşilçam sineması “Züğürt Ağa” filmi ise artık bugün daha çok hissettiğimiz hatta birebir yaşadığımız kırsal-kentsel dönüşüm tahribatlarını bir köy ağasının dönüşümüne paralel öyküler kurarak anlatmayı seçer. İlk başlarda yaşanan kuraklık yüzünden yağmur duasına çıkan köylüler, köylerinin yeni yapılacak baraj alanında yakında sular altında kalacağından habersizdirler. Ağaya borçlarını ödemekte zorlanan köylüler birer birer şehire göçmekte, orada işportacılık yapmaya başlayarak az da olsa geçimlerini sağlamanın “mutluluğunu” yaşamaktadırlar. Köy de karın tokluğudur onlar için, şehir de. Köyde toprakları kendilerinin değildir, ağanındır, şehirde de kendilerinin değildir. Şehirde toprak, onlar için sadece yevmiyelerini çıkardıkları iştir.

Yerini pek yakında baraja bırakacak olan Haraptar Köyü’nde kimse bunu bilmemekte, zaten en son tek başına kalan köy ağasının da köyü satılığa çıkarması, Ankara’dan gelen memurların önerdiği para karşılığında köyü onlara satarak kendisinin de şehre yerleşmesinin vesilesi olmaktadır.

Şehir, daha önce gidenlerce bir bakıma parsellenmiş, herkes bir geçim yolu bulmuştur. Ağa, o güne değin hep marabalarının emeği üzerinden para kazandığı için iş nedir bilmemektedir üstelik. Ama şehir, altın doğurmasa da ekmek vermektedir gene de.

Ya savaştan ya sırf ekonomik nedenlerden dolayı soluğu büyükşehirlerde alanlar iş bulsalar da ilk başlarda kalacak yer sıkıntısı çektiler. Sonrasında, gecekondu diye tabir edilen tek katlı ve hatta tek göz oda evler yapılır oldu boş arsalara. Zamanla çoğaldı, yayıldı, sokaklar, mahalleler oluştu. Yıllar ilerledikçe kalabalıklaşan bu mahalleler, politikacılar için neredeyse “taşı toprağı altın” derecesinde önemli hale geldi. Kısmi iyileştirmeler yapıldıysa da 90’lara kadar kendi kaderlerine terk edildi. Ta ki, 80 darbesi sonrasında iş başına getirilen Özal hükümetine kadar. O zamanlar “serbest piyasa” olarak adlandırılan 24 Ocak kararlarının uygulamasına hızlıca geçildi. Bu “yeni” modelin ilk görüntüleri otoyollar ve ikinci boğaz köprüsü olunca, başta İstanbul olmak tüm şehirlerde arazi değerleri kat be kat arttı. Yeni yeni zenginler türedi. Boğaz kıyıları da imara açılınca çay içmek için bile boğaza bir kez gitmemiş olan bir sürü rantiyeci, çok katlı site inşaatlarına girişti. Belki de ilk kez İstanbul’un taşı toprağı altın olmasa da oldukça paha ediyordu.

“Ben zenginleri severim” diyen Özal, orta direği genişletmek için hiçbir tapu kaydı ya da resmi belgesi olmayan gecekondulara af çıkarınca, yoksulluğun simgesi olarak addedilen gecekondular da çok geçmeden apartmanlara dönüşüverdi.

Yeşilçam’da da bir dönem gecekondu figürü çok sık kullanıldı. Derdim Dünyadan Büyük filminde, ruhsatsız olduğu için yıkıma gelen dozerin önüne oturan Orhan Gencebay’ın söylediği parça hala kulaklardadır:

Yılların günahı kaderde mi kalacak
Elbet bir gün insanlık sizden hesap soracak
Biz görmesek de görecekler var
O mutlu yarınları

Bu parça çalarken Orhan Gencebay’ın yanına bir bir gelerek dozerin önüne oturan mahalleli, dozere izin vermez, mahalle yıkımdan kurtulur. Kurtulur kurtulmasına da yıllar sonra aynı Orhan Gencebay kondu mahallerinin bu kez “kentsel dönüşüm” adı altında yıkılarak yerine yapılacak olan biçimsiz sitelerden birinin televizyon reklamında oynar. O da bu topraklardan beslenir!

Hatta hep köyden indim şehire filmlerinde İstanbul’a ilk varış noktası olan Haydarpaşa Garı da bu dönüşümden “nasibini” alacak gibi. Artık kimse burada “seni yeneceğim İstanbul” diyemeyecek. Yenen hep başkası olacak bundan sonra.

Bugünlerde üçüncü köprü, toprak bedellerini daha da arttırmış durumda. İşsizlik rakamları açıklananın çok çok üzerinde. Yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda kalanların sayısı oldukça fazla. Aslında pek çok kişinin de geldiklerine pişman olarak memleketlerine geri döndüğü de bir gerçek. Şehirde iş bulamayıp elinde avucunda ne varsa yitirenler başta olmak üzere, eski komşuluk ilişkilerini özleyenler ya da şehir kültürüne uyum sağlayamayanlar bir bir geriye dönüyorlar. Bugün hala büyükşehirlere iş ve dolayısıyla ekmek bulma ümidiyle göçenler olsa da, memleketlerine geri dönenler, eskilerden beri söylenen taşı toprağı altın masalına ne derecede inanırlar bilinmez. Bir başka bilinmez ise, rant üzerine rant sağlayarak pek çok zengin oluşturmayı sürdüren büyükşehirlerin buna ne kadar daha dayanabileceği. Çünkü başta İstanbul olmak üzere pek çok büyükşehir, doğal sınırlarının çok ötesinde yerleşime açılmış durumda ve bu durumun, kendi kendini yok etmeye götüreceği senaryoları her geçen gün daha da gerçeğe yaklaşıyor.

Gürşat Özdamar
[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 9. sayısında yayımlanmıştır.